Eğer Madrid’e kadar gitmişken sadece Paella ve Tapas dünyasına gömülüp tarihle, mimariyle, hüzünle, umutla ve biraz da korkuyla yüzleşmiyorsan, ayıp oluyor. İşte tam da bu yüzden, bu kez sizi El Escorial ve dünyanın en “tartışmalı” anıtlarından biri olan “Valley of the Fallen” (Valle de los Caídos, ya da yeni ismiyle “Valle de Cuelgamuros”) turuna davet ediyorum. Buyurun bakalım, “tarih, tapınak, mezarlar, ihtişam ve belki biraz da günah”ın ortasında Madrid’in kuzeyine bir yolculuk yapalım.
El Escorial: Kral’ın Saray, Cennetin Kapısı
Madrid’in yaklaşık 45 kilometre kuzeybatısında, “Sierra de Guadarrama” dağlarının eteklerine kurulmuş bu dev yapı, II. Felipe’nin “biraz abarttım galiba” dediği anlardan birinin ürünü. Kendisi 1557’de Fransızlara karşı Saint Quentin Muharebesi’ni kazanınca, “Tanrım, bana bu zaferi verdin, sana bir saray yapayım!” demiş (tam olarak böyle dememiş olabilir ama biz öyle varsayalım) ve çevresine bilim insanlarını, sanatçıları, düşünürleri çağırarak dev bir külliyeye imza atmış[1].
Buraya geldiğinizde “saray mı, manastır mı, yoksa tıp fakültesi mi burası?” diye düşünürken, aslında ikisini de doğru bulmuşsunuz. El Escorial, saray, manastır, kütüphane ve İspanya’nın neredeyse tüm kraliyetinin yattığı “royal pantheon” barındırıyor. 1563-1584 yılları arasında inşa edilen bu yapı, Rönesans’ın en büyük mimari eserlerinden biri olarak kabul ediliyor[4]. Yani, “Vay be, bizim evde kendine duvar kağıdı seçeneğim yok” diye düşünürken, II. Felipe’nin “duvarı mı kaplatalım, yoksa altına türbemsi bir bölüm mü koysak?” tercihleri karşısında biraz küçük hissediyor insan.
Eğer kitaplarla aranız iyiyse, El Escorial’in kütüphanesine bayılacaksınız. 40 binden fazla kitap ve elyazmasıyla, Rönesans döneminde Avrupa’nın bilim ve sanat merkezlerinden biri olmuş. Ayrıca kütüphane dekorasyonunda kullanılan fresklere bakarak, derin bir “sanat nedir, niye böyle acıtır içimi?” sorgulamasına girebilirsiniz[1].
El Escorial’de gezerken, neredeyse her adımda “acaba burada kimler konuşmuş, kimler düşünmüş, kimler gözyaşı dökmüş?” diye hayal kurarsınız. Hatta bazı sessiz köşelerde, bir dinlenme molasında, haykırmak isteyecek kadar fazla his yaşayabilirsiniz. Ama sakin, burada “heyecanlı bağırma” olayına pek müsaade edilmiyor. O zaman, biraz sessizlik, biraz içe dönüklük ve belki biraz da “acaba saraya girsem mi kaçsam mı?” hissiyatıyla turunuzu tamamlarsınız.
Görülecek Köşeler Üzerine Kısa Kısa
- Kraliyet Pantheonu: “Burası bir mezarlık değil, tarih müzesi” demek isterdim ama neredeyse o kadar. İspanya’nın çoğu kral ve kraliçesinin mezarları burada. Yani “İspanyol kraliyet ailesine merhaba” demek isterseniz, en uygun yer burası.
- Kütüphane: Kitaplara aşık olanlar, girişte biraz durup “Acaba kaçını okusam?” diye düşünüp, sonra “herhalde ömrüm yetmez” deyip fotoğraf çekip çıkarlar.
- Saray Bölümleri: “Kral burada uyuyor muydu? O zaman huzursuz uyuması gerek!” diye içimden geçirenler olmuştur kesinlikle. Ama gerçekten görkemli ve hüzünlü bir sessizlik sizi bekliyor.
Valley of the Fallen: “Hazin Anıt, Acı Hikaye”
El Escorial’den “yürüyerek gitmek istiyorum” derseniz, sizi desteklemem mümkün değil çünkü arada bir doğa, biraz uzunluk ve biraz da bisikletli turistler var. 7-15 km uzağında, yine aynı dağların eteklerinde, devasa bir “anıt” sizi bekliyor: “Valley of the Fallen” ya da artık resmi ismiyle “Valle de Cuelgamuros”[2]. Ben size buraya “Düşenlerin Vadisi” diyeceğim, çünkü aslında düşenlerin hikayesi, İspanya’nın en acılı tarihine ayna tutuyor.
Burası, 1936-1939 yılları arasında yaşanan ve 500.000’den fazla kişinin öldüğü İspanya İç Savaşı’nda kaybedilenler için 1940’ta yapımına başlanmış, 1958’de tamamlanmış bir anıt. İşin aslı, dikte eden adam: General Francisco Franco. Yani, İspanya’da “adı geçtiğinde tartışma başlayan” ünlü lider. “Hepimiz barış ve mezarların aynı yerde olduğu bir dünya istiyoruz” şeklinde başlayıp, sonra “acaba biz ne yapıyoruz?” sorusuna sizi götürecek bir yer burası[2].
Gördüğünüz ilk şey, bir dağın tepesinden sizi izleyen, neredeyse Eiffel kulesi kadar uzun (150 metre) devasa bir haç. Tam karşısında, “haydaa, bu da ne?” dedirtecek kadar büyük bir kaya içine oyulmuş, 263 metre uzunluğunda bir yeraltı bazilikası. Yani, “Vatikan’ın St. Peter’ından daha uzun” demişler, ki burası eğer mezarlarla aranız kötü değilse, gerçekten etkileyici bir ayin mekanı[3].
Ama asıl manzara, tüm bu ihtişamın altında yatan “gizli” acılar ve tartışmalar. Burası, on binlerce insan için bir toplu mezar. Hem “kazananların” (Franco taraftarı milliyetçiler), hem de kaybedenlerin (cumhuriyetçiler) bedenleri burada. Hatta bazı çiftçiler, “bizim kayıp dedem orada mı acaba?” diye hala sorup duruyorlar çünkü istenmeyenler, kimliksiz bedenler buraya getirilmiş.
Niye Bu Kadar Tartışmalı?
Burada bahsi geçen “atıf”, burayı yaptıran ve “harcını elleyen” adamın tarihçesinden bağımsız değil. Franco, burayı “ulusal pişmanlık ve uzlaşma” için yaptırdığını söylüyordu, ama çoğu İspanyol için burası, “aslında işgalci zihniyetin bir zafer anıtı.” Otobüsle gidip, 150 metre haça bakarken “burada ne çekmişler, ne çileler çekmişler” diye düşünüyorsan, yalnız değilsin[3].
Bir başka “ürkütücü” ayrıntı, bu devasa yapının inşasında “zorunlu işçilerin” çalıştırılmış olması. Yani, İç Savaş’ta kaybettiği için hapishanede olan birçok insan, burada çalışmak zorunda kalmış. Hatta “1 gün çalışırsan, 3 gün cezasından düşüyoruz” diye bir af çıkmış. Yani, “zor” ve “iş” kelimeleri burada biraz fazla iç içe geçmiş[3].
2019’da Franco’nun naaşı buradan çıkarıldı, çünkü buranın “bir devlet politikası” olarak artık diktatör anısına hizmet etmemesi gerektiğine dair büyük tartışma yaşandı. Yani, “burası aynı zamanda bir hatırlama ve unutma mücadelesi”nin de mekanı aslında[2].
Turda Ne Yapılır, Nasıl Yapılır?
Bu tur, Madrid’den sabah 09.00 gibi çıkılıp, akşamüstü dönülecek tarzda bir günlük seyahat. Eğer “otobüsle sıkıldım, ben yürüyerek çıkayım” derseniz, dağlar sizi bekliyor. Ama normal turistlere önerim, “otobüsle gidin, biraz yürüyün, fotoğraf çekin ve bol bol soru sorun.”
- El Escorial: Buraya girişte, müze kartı satın alın ve “acaba kaç kral burada uyuyor?” diye yanınızdakine sorun. Kütüphanede yarım saatinizi ayırın derim, çünkü kitap gözünüzü büyütüyor gerçekten.
- Valley of the Fallen: Eğer iç savaş tarihine ilgiliyseniz, mutlaka rehberle gezin. Yoksa “burası niye bu kadar büyük, niye bu kadar hüzünlü?” diye soru kalmaz zihninizde. Haçın altında, bazilikada yürürken, “burada kim yatıyor? kimin hikayesi bu?” diye sormaktan çekinmeyin.
- Fotoğraf Tüyoları: El Escorial’in avlusunda, “hadi bakalım poz verelim” diyenler için bolca güzel köşe var. Valley of the Fallen’da ise, “en iyi poz, haçın altında durmadan çıkanı aslında.”
Yeme İçme ve Eğlence “Azcığı”
Bu tur, “yemek molası” turu değil. Yani, “ben burada bir atıştırmalık, bir çay, bir kahve arıyorum” derseniz, El Escorial’in cümbüş alanında küçük kafe ve restoranlar sizi bekliyor. Burada pek “tapas”lık bir yer yok ama “Espresso ile hayata tutunayım” diyenler için buralar şahane.
Eğer “ben güzel yiyeceklerle buluşalım da tarih daha rahat otursun içime” derseniz, Madrid’e dönerken araba kiralayıp “La Bola” gibi ünlü restoranlara uğramanızı öneririm. Kalabalık ve ışıl ışıl şehir merkezi, birazdan içinde olacağın tarihi taş yapılar ve mezarlıklardan çıkıp, “iyi ki dünya böyle hala renkli” demek için biçilmiş kaftan.
Eğlence konusunda, “burada gece mi var, gündüz mü ayırt edilemiyor” diye soranlara, El Escorial ve Valley of the Fallen çevresinde gece hayatı olmadığını söyleyelim. Burası “kafa dinleme, biraz da iç dökme” mekanı. Eğlence için Madrid’in tünellerine, parklarına, müzelerine dönmeniz gerekiyor.
Yerel Lezzetleri Kenara Ayıralım
El Escorial’in etrafına yayılmış küçük butiklerde el yapımı cam işçiliğini görebilirsiniz, tabii “ben bu vitrini kırmadan nasıl sırt çevireceğim?” diye soramayacak kadar makul fiyatlar olduğunda.
Madrid’e döndüğünüzde, her zamanki gibi “Cocido Madrileño” (Madrid usulü tencere yemeği), “Paella” (İspanya’ya gelip yemeyene ne yapıyorlar bilmiyorum), “Chocolate con Churros” (çikolataya batırmalı kıtır çubuklar, bildiğin kahvaltının yıldızı) mutlaka deneyin.
Şarapseverlere de, Ribera del Duero’dan gelen kırmızı şarapları tavsiye ederim. Masamın kenarına düşen birkaç şişe, “içilmeyi hak eden şeyler” listesinde hep üst sıradadır.
Sonuç: Tarihe Dokunmak, Zihninde Yer Açmak
El Escorial ve Valley of the Fallen turu, “Madrid’de ne yapılır?” sorusunun en derin cevaplarından biri aslında. Burası, hem ihtişamın, hem hüznün, hem de İspanya’nın neden bugün böyle olduğunu anlamanın “yüzleşme” noktası.
Buraya gelip, “tarih dediğimiz şey, aslında insanların kendi anılarını nasıl taşıdığıdır” deyip, biraz kafanızı dağıtmak için gökyüzüne bakabilirsiniz. Ya da taş duvarlara dokunup, “bir varmış bir yokmuş, şimdi ben gelmişim” deyip, bunun bir “hatırlama aracı” olduğunu kendinize tekrar tekrar hatırlatıp, Madrid’e dönmek iyi bir seçenek olabilir.
Son olarak, bu geziyi “kendinize bir armağan” olarak görün. Çünkü tarih, yalnızca okunan değil, bazen yaşanan, bazen de hissedilen bir şeydir. Ve İspanya, bunu size bu iki yerde, en “oynak” ve “dürüst” haliyle sunuyor.
Kaynakça
- Audley Travel: Madrid’e yakın San Lorenzo de El Escorial ve Valley of the Fallen rehber bilgileri[1].
- Wikipedia: Valley of the Fallen’ın tarihi, mimarisi ve Franco’nun buradaki yeri hakkında detaylar[2].
- Dark Tourism: Anıtın yapımı, mimari detaylar, çalışma koşulları ve siyasi bağlamı[3].
- My Travel Notions: El Escorial’in büyüklük iddiası ve Valley of the Fallen’ın toplu mezarlık özelliği hakkında görüşler[4].
- Spanish Sabores: Ziyaret gözlemleri, hissiyatlar ve istatistiksel bilgiler[5].
- BU Madrid: Turistik bilgiler, El Escorial’in tarihi ve Valley of the Fallen’ın külliyen anlatımı[6].
Not: Eğlenceli, samimi üslupla, ama yeri geldiğinde hüznün ve tarihin de içindeydi bu makale. Madrid’e giderseniz, sadece tapas yiyip dönmeyin, biraz da mezarlara, kitaplara ve hafızalara bakın. Kim bilir, belki de gerçek bir “kültür detoksu” yaparsınız!