Lena, Leyla ve Diğerleri: İçsel Yolculuğun Katmanlarını Aralamak

30 Eyl 2025  •  395
Ücretsiz Kampanya Yayınla!

Giriş: Köklerinden Kopanların Masalı

Kendini nerede unuttun? Sahi, kendini, ait hissettiğin o derin kuyuda mı yitirdin, yoksa taşındığın bir şehirde, başka bir dilin yorgunluğunda mı? Anadolu’nun taşra yollarından İstanbul’un gölgelerine savrulmuş, ardından bir akıl hastanesinin steril gri duvarları arasında “ben kimim?” diye sorabilen bir kadın düşün. Lena, Leyla ve Diğerleri; sadece tiyatronun karanlık salonunda yankılanan bir hikâye değil, aynı zamanda günümüz göçmenliğinin, kadın olmanın, yalnızlıkla var olmanın ve hayır diyememenin şiirsel bir anlatısıdır. Zehra İpşiroğlu’nun kaleminden çıkan ve Bakırköy Belediye Tiyatroları, ardından Sivas Devlet Tiyatrosu sahnelerinde can bulan bu oyun, matruşka bebekler gibi iç içe geçmiş ruhlarımızı bir bir açar.[1][2][3]

Matruşka Bedenler İçinde Kaybolmuş Ruhlar

Lena’nın ilk sözleri oyun salonunda çınlar: “Kendimi nerede unuttum ben? Koyduğum yerde bulamıyorum.” Bu, yalnızca bir kadının hikâyesi değil; göçün, kültürün, ataerkilliğin, yüzleşmenin, kimlik arayışının müziğidir. İçimizdeki Lena’lar, Leyla’lar, Dudiye’ler, Ruhiye’ler, anneler, kayınvalideler… Hepimizin içinde yankı bulan kadim bir ağıttır bu.[1]

Lena, Kiev’den İstanbul’a gelir. Elinde bir göç valiziyle, geçmişinden ve kimliğinden arta kalan ne varsa, yeni bir coğrafyada üst üste giyinmeye başlar: Başörtüsü, uzun etek, sessizlik, suskunluk… Oyun boyunca “bir ben vardı içimde, matruşka bebekler gibi” dizeleriyle anlatılan; tek bir bedenin içine sığmaya çalışan, birbirine yabancı kaç kadın vardır? Bazen kendi gölgesinden kaçarak, bazen korkularıyla yüzleşerek, bazen de hayallerine sarılarak yaşar Lena.[1][3]

Kimlik Bölünmesi: Lena’dan Leyla’ya, Leyla’dan Leyna’ya

Kimliğin ardında kaç gölge gizlidir? Lena, oyunun başında bir akıl hastanesinde, doktorunun önerisiyle hikâyesini anlatır. Kiev’de sosyoloji okumuş, kendine “okumuş bir kadın” diyebilen Lena, İstanbul’da temizlikçi Leyla olur. Evde, kocasının ve kayınvalidesinin baskısıyla Leyla; işyerinde ise tekrar Lena’dır. Gerçekten hangisidir? Hangisini seçecektir?

Patronu, Lena’nın işyerinde ve dışarıda aynı kişi olmasını ister. Toplum, bir kadın olarak ondan her alanda aynı “uyum”u bekler. Oysa Lena ve Leyla’nın hikâyesi, kadınların kimlik bölünmesinin, ruhlarındaki çatışmanın metaforudur.[2][3]

Yabancılaşılan Günlükler

Oyun Lena’nın günlüğüyle başlar. Yalnızlığını, özlemini, hayal kırıklıklarını kelimelere döker. Ancak bu günlükler steril değildir; bağlamından koparılmış, zaman zaman ironik bazen trajik kelimelerle örülüdür. Günlüğüne yazdığı her cümle, kendi dünyasından başkasına, yani başka kadınlara, başka göçlere ve başka yalnızlıklara bulaşır.[2]

Toplumsal Cinsiyetin Gölgesinde: Ataerkillik ve İçselleştirilmiş Roller

Kadınların iç çatışmasının ardında yalnızca “kadın olmak” yoktur; aynı zamanda, içselleştirilmiş bir ataerkillik yatar. Lena, Leyla, “Mustafa” tarafından şekillendirilir. Ancak oyunda vurgulanan en acı gerçeklerden biri, Mustafaların her yerde olmasıdır: Evde, işte, okulda, toplumda… Şiddetin yalnızca fiziksel olmadığı, psikolojik ve toplumsal baskının gölgesinde ruhların parçalandığı, susmamız istendiği, hayır diyememenin çocukluktan gelen bir sessizlik olduğu gerçeğidir.[2]

Oyun, Lena’nın “hayır” demeyi öğrenmesiyle düğümlenir. Kadınlara, kahramanlara, göçmenlere ve yalnızlara hayır diyebilmek; evde bir baba, koca; dışarda bir patron… Lena için psikanalizden öte bir kavga, bir varoluş savaşıdır bu.[1][2]

Leyla’nın Gölgesinde Var Olmak: İçsel Yolculuğun Travması

Dramalarında yalnız olan kadınlara sıkça rastlarız, ama Lena/Leyla’nın yalnızlığı çok daha katmanlıdır. Evrensel yalnızlığın taşrayla, göçle, aidiyetsizlikle birleştiği yerde benlik parçalanır. Oyun, bu bölünmüşlüğü “matruşka” metaforunda eriterek bize sunar: Lena, Kiev’de Mustafa’ya âşık olur; İstanbul’da, Leyla, başına geleceklerden habersiz, tuzağa düşer.[2][3]

Bu geçişin, değişimin ve dönüşümün ilk adımı, geçmişte unutulmuş bir “ben”in gün yüzüne çıkmasıdır. Kimlik yalnızca doğulan coğrafyada değil, göç edilen topraklarda da, giydirilen rollerle yeniden şekillenir.[2]

“Ben”in Matruşka Gölgesi ve Kadınların Temsiliyeti

“Lena/Leyla” yalnızca bir kişi değildir. Her kadın, içinde başka kadınların masalını taşır. Dudiye, Ruhiye, Sultan, kayınvalide… Her biri, kendi hikâyesini Lena’ya anlatır; her biri, toplumun başka bir kesitinde, başka bir yalnızlıkta yankılanır. Bu yönüyle oyun, sıradan biyografi tiyatrosunun çok ötesindedir: Kadının, kimlik arayışının ve göçün katmanlarını açan bir panorama, bir çoklu bilinç akışıdır.[2]

Göç ve Yabancı Olmak

Göç, yalnızca mekan değiştirmek değildir. Yanında getirdiğin dil, geçmiş, kimlik ve alışkanlıklar bir kentte, bir odada, bir diğerine yabancılaşır. Lena, İstanbul’da yeni bir hayat arar. Ama bu yeni hayat, onu matruşka gibi yeni gömleklerle donatır; önce Leyla, ardından Leyna olur.

Göç, kadın için ise iki kez daha ağırdır; hem toplumsal cinsiyet gölgesinde bir kadın hem de göçmen olarak yeniden tanımlanır. Eskiyi bırakmak isterken yeninin ağırlığı altında ezilmemenin çatışmasında, en çok yabancı olunan şey “kendilik”tir.[1][2]

Kimliği Aramak: İç Döngü ve Toplumsal Ayna

Oyunun sonunda Lena’nın günlüğe ihtiyacı kalmaz. Çünkü anlatacak bir “ben” artık kalmamıştır ya da anlatacak bir gündem değişmiştir. Bu, iyileşmenin değil; varoluşun, “ben”liğin başka bir biçimde yeniden örgütlenmesidir. Lena’nın, Leyla olmayı kabul edişi değil; Leyla’daki tüm acıların, Lena’nın yeni kimliğinde erimesidir.[2]

Lena, Leyla ve Diğerleri: Bize Ne Söyler?

Bazı oyunlar sahnede biter, bazıları ise izleyenin zihninde yeni başlar. “Lena, Leyla ve Diğerleri” yalnızca bir göçmenin, yalnız bir kadının portresi değildir. Kadının varoluş savaşında, bir ülkenin değişen yüzünün, ruhunun aynasıdır. Edebi ve duygusal olarak Lena/Leyla, “Ben düştüm, ben kalkabilirim” diyebilen bütün kadınların, matruşka gibi iç içe geçmiş ruhlarının şiirsel çığlığıdır.[1][2][3]

Bir kadın “hayır” diyebildiğinde, yalnızca kendine değil; onu susturan, göçüren, görünmez kılan tüm sistemlere karşı evet demiş olur. Lena’nın kimlik döngüsünde kaybolan ve sonunda yeniden kendini bulan tüm kadınlar için; matruşka bebeklerin içinden çıkan “ben”, en sade haline kavuşturulmuş bir iç ses, bir özgürlük türküsüdür.

Tiyatroda Yalnızlığın ve Direnişin Estetiği

Zehra İpşiroğlu’nun metninde, oyuncu Filiz Demiralp’in sahneye taşıdığı güç, yalnızca tiyatronun değil, insana has varoluşun en çıplak haliyle sahnede temsilidir. Oyun boyunca müzik, şarkı ve günlükler ile hikaye çoğalır; Lena ve Leyla’nın içindeki çatışma, izleyenin teninde bir ürperti gibi kalır.[1]

Oyunun en çarpıcı yanı, psikolojik şiddetin fiziksel şiddetten çok daha yaygın ve yıpratıcı olduğunu göstermesidir. Lena’nın ve Leyla’nın öyküsü, sosyal bilimlerin, psikolojinin, edebiyatın ve tiyatronun kesişim noktasında; bir toplumun kadınlara çizdiği görünmez sınırların çok katmanlı ve çok acımasız bir temsili olarak sahneleniyor.[1][2]

İçsel Yolculuklarda Umudun ve Direnişin Işığı

Her göçmen hikâyesi bir başlangıçla değil, bir unutuluşla başlar. Lena’nın hikayesi, “kendini unuttuğu yerde” başlar. Yolculuk; coğrafyanın, dilin, kimliğin ve aidiyetin ötesinde, önce insanın kendiyle yüzleşmesini zorunlu kılar. Lena bunu başarabildiği için değil, başaramadığını, eksikliğini, yalnızlığını olduğu gibi kucaklayabildiği için simge bir kahramandır.

Göç yollarında, kadınların kendi köklerinden uzaklaştığı; yeni topraklarda tutunmaya çalışırken eski benliğinden de bir parça ödün verdiği yerlerde, bu oyun büyük bir içsel direnişin manifestosudur. Lena, Leyla ve Diğerleri, gerçekle düş arasındaki o ince çizgide yürür ve her matruşkada saklı bir öykünün, gözyaşıyla yıkanan bir gücün hikayesini anlatır.[2][3]

Son Söz: Matruşkaların İçinden Çıkan Kadınlar

Lena, Leyla ve Diğerleri: Kendinden kaçmış, aidiyetini kaybetmiş, ama hayır demeyi öğrenerek ayakta kalan bütün kadınlar için bir el feneri, bir umut kıvılcımıdır. Hayatın tokadını yemiş, göç yollarında kaybolmuş, kimliği silinmiş ve yeniden yazılmış kadınların; korkusuzca, yeniden ve yeniden başlama öyküsüdür bu.

Her kadın, bir matruşkadır. İçerde başka bir “ben” daha; onun içinde ise başka bir hikaye saklı. Biz, izleyici olarak, Lena’nın gözünden Leyla’ya; Leyla’dan Leyna’ya; onlardan da “diğerleri”ne bakarken, kendimize de bakarız: Nerede unuttuk kendimizi? Koyduğumuz yerde bulabiliyor muyuz hâlâ?

Yolculuk güzergahında bırakılan kimliklerin, arayışların ve benzersiz bir içsel direnişin notlarıyla, Lena’nın hikayesi yalnızca bir oyun değil; bir çağrıdır: İçindeki kadınlardan birini bul, elini tut ve onunla bir kez daha yola çık. Çünkü yaşamak, bir yolculuktur; çoğu zaman kayboluştan ibaret olsa da…

Matruşkanın en içteki küçücük “ben”i, bir gün cesaretle gün yüzüne çıkmayı bekler.
Sen, onu koyduğun yerde bulacak mısın?

Kaynakça


Bu blog yazısı ile ilgili telif hakkı, içerik kaldırma, güncelleme veya düzeltme taleplerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. info@firsat.me.

Sorumluluk Reddi: Bu içerik yapay zekâ desteğiyle hazırlanmıştır. Kaynakçada yer alan bağlantılar kendi içeriklerinden sorumludur. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca telif hakları eser sahiplerine aittir.