Büyük İskender’in Soluğu ve Dağların Gölgesi
Coğrafyanın sınırlarını, yalnızca haritalar ya da dikenli teller çizmez; bazen bir ülkenin adı, bir diğerinin belleğinde açılmayan bir yara olur. Yunanistan ve Makedonya… Binlerce yıl önce, zamanın sabahında Büyük İskender’in rüzgarı Ege’den yükselip Balkanlara savrulduğunda, bugünkü ismin, tıpkı bir taş parçası gibi, iki halkın yüreğinde yankılanacağını kim bilebilirdi?
Yunanistan’ın Akdeniz’in tuzlu rüzgarlarıyla harmanlanmış tarihidir denizle başlayan; adaları, kıyı köyleri, güneşte solmuş taşları ve sonsuz maviyle devam eder. Makedonya ise, göz alabildiğine uzayan kayalıkların, bozkır çiçeklerinin, göçmen kuşların ülkesi. Sınırın iki yanında williyam gibson’un rüyasında rastlayacağı kadar gerçek ve bir o kadar da hayaldir yaşam. Fakat, bu iki ülke arasındaki zaman, yalnızca saatler ya da haritalarla ölçülemez: sözler, kimlikler, tarih kitapları ve isimler arasında yankılanan nihayetsiz bir çatışmanın gölgesinde büyür.
Bir İsim Krizinin Anatomisi
Antik dünyada, Makedonya adının gölgesinde Büyük İskender’in dehası titrerken, onun mirasını kim sahiplenecek sorusu, zamanla politikanın ve modern diplomasinin de sorunu haline geldi. Yunanistan, antik Makedonya’yı kendi kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görür ve bütün dünyaya “Onun tek gerçek varisi biziz” diye fısıldar: “Antik Makedonya, Helen kültürünün bir uzantısıdır.”[1]
Diğer tarafta, 1991’de bağımsızlığını ilan eden genç Makedonya Cumhuriyeti, kimliğini, adını, bayrağını ve dilini savunurken bir başka geçmişin izinde yürür. Tam da bu noktada, isim meselesinden, sembollere, anıtlardan ulusal kahramanların heykellerine dek uzanan bir “antikleştirme” politikası ortaya çıkar: Yeni başkentlerin meydanlarını dolduran devasa İskender heykelleri, Yunanistan’ın öfkesini daha da artırır[1].
Tarihin o eski puslu çağlarından bugüne uzanan bu tartışma, sadece tarihsel bir anlatı değil, uluslararası arenada gerçekçi bir krizdir. Makedonya’nın AB ve NATO üyelik süreçlerinin yıllarca engellenmesi, isminin “Kuzey Makedonya” olarak yeniden yazılması ve kendi anayasasının dahi Yunanistan’ın gölgesinde düzenlenmesi, bu iktidar mücadelesinin modern yansımalarıdır[1].
Hudutların İçinde ve Dışında Kimlik Arayışı
Burada, sınır sadece bir çizgi değil; aynı zamanda bir kimlik arayışının da eşiğidir. Balkan Savaşları sonrasında, Osmanlı’nın terk ettiği toprakların büyük kısmı parçalara ayrıldı: Makedonya’nın kuzeyi Sırbistan’a, güneyi ise Yunanistan’a verildi[1]. Balkanlar’daki bu etnik, kültürel ve dini çeşitlilik, çoğu zaman huzursuz bir mozaik gibi kırılıp yeniden oluştu.
Bugün bile, Yunanistan’da bir milyon civarında Makedon’un yaşadığı iddiası, resmi ret ve kültürel asimilasyon politikalarıyla karşılanır[2]. Adların Yunancalaştırılması, köylerin isimlerinin değiştirilmesi, kimliklerin inkarı... Makedon iç savaşlarındaki sürgünler, yeni yerleşim politikaları ve isyan sesleriyle hafızalara kazınmıştır. Bir ülkenin varlığını yadsımak, hafızasından silmek ne kadar mümkündür? Bir dili, bir kültürü kaybolmaya itmek, karanlık sulara gömülen eski bir şehir gibidir.
Etnik bir kimliğin, coğrafi bir adın, kültürel bir belleğin devletler arasında nasıl bir pazarlık masasına sürülebileceğini, bu iki ülkenin modern tarihlerinden okumak mümkündür[2].
Göçlerin, Yitik Dillerin ve Kayıp Masalların Peşinde
Osmanlı’nın çekilmesiyle, Makedonya’nın haritası yeniden çizilir. 1913 Bükreş Antlaşması, bölgeyi dört parçaya böler: %51’i Yunanistan’a, %39’u Sırbistan’a, %9.5’i Bulgaristan’a, gerisi ise Arnavutluk’a bırakılır[4]. Her parçada, eski zamanların yankısı sürer; fakat Yunanistan’ın Ege Makedonyası özelinde uyguladığı asimilasyon ve göç politikaları, Makedon kimliğini neredeyse görünmez kılar.
Geçmişte, zorla göç ettirilenler, köyleri yağmalananlar, soyadlarını değiştirmek zorunda kalanlar, hiç var olmamış gibi davranılan bir millete dönüşür. Bugünün duyulmayan sesleri, taş evlerin rutubetli duvarlarına, terkedilmiş kiliselerin rüzgarsız avlularına sinmiştir[2].
Bütün bu yaşananlar, Balkanların “karışık ve belirsiz” etnik yapısını şekillendirirken; Türklerden, Rumlara, Arnavutlardan, Sırplara kadar onlarca halk, sınırların hayaletinde ötekileşmiş ya da var olmak için sessizlikle savaşmışlardır[4].
Büyük İskender’in Mirası: Tarihin Gerçek Bir Labirentinde
İlkçağda, Büyük İskender’in Ege kıyılarından başlattığı seferler, Nil’in deltalarından Ganj’ın sularına dek uzanırken, tarihin rotası bir daha asla eski haline dönemeyecek şekilde çizildi. Antik Makedonya, bir dönemin güç simgesi olurken; Yunanistan da bu gücün mirasını kendi kimliğinin ana direği yaptı[3]. Büyük İskender’in ölümüyle başlayan iç savaşlar; Antigonidler’in yükselişi, ardından Roma işgaliyle kısa sürede tarih sahnesinde silindi.
Roma’nın bu topraklarda kurduğu Pax Romana düzeni, sadece yönetimsel değil, kültürel bir asimilasyonu da beraberinde getirdi. Sonraki yüzyıllarda Got, Hun, Slav ve Bulgar göçleri, bölgenin kültürel dokusunu daha da bulandırdı. Ardından, Osmanlı döneminin 500 yıllık gölgesinde, Anadolu’dan getirilen Türkler ile birlikte yeni bir kimlik harmanı oluştu[3].
Selanik: Çocukluğumun Sabahsız Rüyası
Yunanistan’ın bu puslu tarih koridorunda, Selanik ayrı bir yıldız gibi parlayıp sönmesini bilir. Modern Makedonya sınırlarının güney ucunda, denizin sonsuzluğuna açılan kapıdır Selanik. Burada Yahudi, Türk, Rum, Makedon ve Arnavutların geçmişi birbirine karışır. Geceleri deniz boyu yürüyen yalnız bir adam, belki Yahudi bir bakırcının eski hikayesini mırıldanır, belki mübadele trenlerinde annesinin elinden tutan Türk bir kızın sessizliğinde kaybolup gider.
Selanik yalnızca Atatürk’ün doğum yeri değildir; aynı zamanda göçlerin, aşkların, kayıp dillerin, bir türlü dinmeyen rüzgarların şehridir. Her sabah bir isim değiştirilir burada, her akşam bir hikaye kaybolur.
Balkanların Bir Öteki Yüzü: Göçler, Kan ve Hafıza
Balkan topraklarının her köşesi, bir göçmen çığlığı, bir yitik çocuğun gözyaşı, bir annenin fısıltısı kadar gerçek ve bir o kadar da geçmişten gelendir. 20. yüzyılın başında, savaşlar, sürgünler, yersiz bırakılmış halklar… Haritalar değişirken, insanlar da kendi içlerinde bir yersizlik duygusuyla yeni aidiyetler bulmaya zorlanır[3].
Makedonya’da hala Osmanlı döneminden kalma camiler, hamamlar ve taş köprüler eski zamanlara selam çakar. Yunanistan’ın yüksek köylerinde ise, terk edilmiş, duvarlarında eski Makedonca dualar saklanan kiliseler, bir başka kimliğin suskunluğunu fısıldar.[3]
Günümüzün Kimlik Savaşları
Modern arenada Makedonya ve Yunanistan arasındaki kimlik çekişmesi, sadece tarih kitaplarına yazılacak bir tartışma değildir artık. Avrupa Birliği masalarında, NATO toplantılarında, uluslararası kuruluşların belgelerinde, iki ülkenin geçmişten bugüne taşıdığı kimlik davası adeta yeniden can bulur.
Makedonya, “Kuzey Makedonya” adını kabul etmek zorunda bırakılır; AB ve NATO üyeliğine giden yolda geçmişin gölgeleriyle pazarlık edilir. Her iki tarafın da kalbine derinlemesine işlemiş bu kimlik ve isim meselesi, kolay kolay unutulacak gibi değildir, zira bir halkın adı, onun varoluşunun da öteki adıdır.
Bütün bunların sonucunda, her iki ülkenin de genç kuşakları geçmişin gölgesinde büyür. Athens sokaklarında bir genç kız, belki karşı kıyıdaki Skopje meydanında kayak çeken bir çocukla aynı hikayelerin peşindedir – farklı bir dille, farklı bir coğrafyada ve ama hep aynı yalnızlıkla.
İçsel Bir Yolculuğun Haritaları: Yunan ve Makedon Ruhu
Gezginin gözünde Balkanlar, yalnızca coğrafi değil, zamansal bir yolculuktur; bir tren penceresinden akan kasabalar ve dağlar, geçmişin ve geleceğin hayal kırıklıkları ve umudu arasında yol alınır. Arka planda sadece çan ve ezan sesleri değil, sanki gökyüzünden sarkıtılmış binlerce geçmiş anı, bugüne yıldız gibi düşer.
Bu diyarlar, ne tam anlamıyla antik dünyanın görkemli, mutlak barışına kavuşabilmiştir; ne de geçmişin yasını bırakıp tamamen modernliğin soğuk, işlevsel kentlerine dönüşebilmiştir. Bir yanda Akdeniz’in uçsuz bucaksız mavisi, diğer yanda Balkan dağlarının serin yalnızlığı…
Her bir köyün kahvesinde, yaşlı adamların adlarını neden değiştirdiklerine, hangi dağ yolundan göç ettiklerine ya da hangi hikayenin kendi kimliklerini en iyi anlattığına dair sessiz tartışmalar devam eder.
Doğanın, Tarihin ve İnsan Yalnızlığının Arasında
Tüm bu anlatıda doğa, yalnızca bir arka plan değildir; aksine hem tanık hem kurban, bazen de kurtarıcıdır. Makedonya'nın derin vadilerinde bir sabah, kuşlar insan seslerinden daha erken konuşmaya başlar. Yunanistan'ın denizle göğüs göğüse verdiği mücadelede, dalgalardan kaçan güneş balıkları bile kimliğini sorar gibidir. Her adımda, bir sınır, bir dil, bir inkar ve ona inat tüm tarih boyunca silinmemiş bir iz, taşa, toprağa, güneşe kazınır.
Ve Zamanın Dışında Bir Gece
Gece yarısı Balkanların bir köyünde, yıldızların loş aydınlığında, isimsiz bir mezar taşında şu yazılıdır belki: “Kimim ben? Yunan mı, Makedon mu? Bir isim mi, bir hayal mi? Yoksa sadece yolcunun bulamadığı bir yön müyüm?”
İşte bu yüzden, Yunanistan ve Makedonya yalnızca birer ülke, iki farklı coğrafya değildir. Onlar, yalnızlık ve aidiyetin, iktidar ve kayıpların, unutulmak ve hatırlanmak arasındaki ince, tarifsiz çizgide yürüyen zamansız birer hikayedir.
Bu yolculuk, haritaların bittiği yerde, insan kalbinin sınırlarında başlar.
Kaynakça
- [1] ilimvemedeniyet.com, “Makedonya ve Yunanistan Arasındaki İsim Krizi”
- [2] rubasam.com, “Makedonya Yunan Değildir-2”
- [3] dergipark.org.tr, “Yunan ve Makedon Milliyetçiliklerinin Kıskacında Kimlik İnşası”
- [4] rubasam.com, “Makedonya Yunan Değildir-1”