2025-2026 Tiyatro Sezonunda Yeni Prömiyerler: Sahnenin Karanlığından Doğan Işık

11 Dec 2025  •  528
Ücretsiz Kampanya Yayınla!

Her yeni tiyatro sezonu, şehrin görünmeyen bir takvimi gibi açılır. Resmi tarihlerden, dijital ajandalardan çok önce, kuliste yakılan bir mumun titrek alevinde başlar her şey; sahnenin tozuna sinmiş anıların, kaybolmuş seslerin, yeniden doğmayı bekleyen hikâyelerin içinden. Bu yıl da 2025-2026 tiyatro sezonu, yeni prömiyerlerle, yeni topluluklarla ve yeni sorularla kapımızı çalıyor. Tiyatro, bir kez daha sadece eğlendirmekle değil, vicdanı uyandırmak, hafızayı tazelemek, geleceği sorgulamakla meşgul.

Bu yazıda, sezonun yeni prömiyerlerinden yola çıkarak; intikam ve adalet, beden ve bellek, teknoloji ve aşk, iktidar ve , vicdan ve medya gibi kavramların sahnede nasıl yeniden kurulduğunu, yeni oyunların nasıl bir düşünsel ve duygusal harita sunduğunu keşfedeceğiz. Yeni sezonun prömiyerleri, yalnızca “yeni” oldukları için değil, çağın nabzını yakalama iddialarıyla da dikkat çekiyor.

Şehir Tiyatroları’nda Açılan Perde: “Bir Ziyaret” ve Mumların Işığı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 2025-2026 sezonunu Friedrich Dürrenmatt’ın yazdığı, Zahide Gökberk’in çevirdiği ve Yıldırım Fikret Urağ’ın yönettiği “Bir Ziyaret” ile açıyor.[1] Zengin bir kadının, gençliğinde uğradığı ihanetin intikamı için yıllar sonra Güllen kasabasına geri dönmesini anlatan bu metin, sadece kişisel bir hesaplaşmanın değil, toplumsal ahlâkın ve ikiyüzlülüğün de perdesini aralıyor.[1]

Şehir Tiyatroları’nda her sezon açılışı, ustaların anısına kuliste mumlar yakılarak Muhsin Ertuğrul’un “Mumlar Kimin İçin Yanıyor” yazısının okunmasıyla başlıyor.[1] Bu ritüel, aslında yeni prömiyerlerin görünmez fonunu oluşturuyor: Her yeni oyun, geçmişin birikimiyle, kaybettiklerimizin ışığıyla, seyircinin henüz duymadığı sorularla sahneye adım atıyor.

“Bir Ziyaret”, soğukkanlı bir adalet arayışının, paranın ve gücün küçük bir kasabayı nasıl dönüştürdüğünün hikâyesi. Bu yönüyle sezonda sıkça karşımıza çıkacak bir izleği öne çıkarıyor: Adalet mi, intikam mı? Topluluklar, kurumlar, bireyler; ekonomik koşullar karşısında ahlâkını nasıl savunabilir? Tiyatro, tam da bu ikilemde, seyircinin koltuğuna sızan bir iç ses oluyor.

Topluluk Belleği ve Prömiyer Heyecanı

Şehir Tiyatroları, sezonun ilk ayında 26 oyunla seyircinin karşısına çıkarken, yeni prömiyerler ve repertuvar arasındaki ilişki de önemli bir gösterge hâline geliyor.[4] Yeni bir oyunun sahneye çıkışı, yalnızca “yeni bir hikâye” anlamına gelmiyor; aynı zamanda kurumun, şehrin ve dönemin belleğine nasıl bakmak istediğini de gösteriyor.

“Bir Ziyaret”, geçmişin hesabını bugünün koşullarıyla görmeye çalışan bir metin olarak, bugünün seyircisine ayna tutuyor. İhanet yalnızca bireysel bir travma değil, ekonomik ve siyasal düzenin içinden doğan bir yara hâline geliyor. Böylece bu prömiyer, sadece sezona değil, tartışmaya da kapı aralıyor.

Bağımsız Sahnelere Yeni Sesler: Yeni Topluluklar, Yeni Sorgulamalar

Bu sezonun dikkat çeken yönlerinden biri de, yeni toplulukların ilk oyunlarıyla sahneye adım atması. Bağımsız tiyatro sahnesi, büyük prodüksiyonların gölgesinde değil, aksine çoğu zaman onlardan daha cesur, daha deneysel ve daha güncel metinlerle ilerliyor.[2]

Tiyatro FAM ve “Aşk ve Para”: Borç, Tutku ve Çağın Çelişkisi

Yeni kurulan Tiyatro FAM, çağdaş İngiliz yazar Dennis Kelly’nin yazdığı “Aşk ve Para” ile perdelerini açıyor.[2] Sezon içinde prömiyer yapacak bu oyun, adından da anlaşılacağı üzere, kapitalizmin duygular üzerindeki görünmez baskısını sahneye taşıyor.[2] Aşkın saf ve içsel bir duygu olmaktan çıkıp hesaplara, kredilere, borçlara, kira artışlarına, kariyer planlarına gömüldüğü bir dünyada; “gerçek duygu”nun yeri neresi?

“Güncel göndermeler ve toplumsal taşlamalarla” örülen bu metin, hem güldüren hem de seyircinin konfor alanını sarsan bir yapı kuruyor.[2] Bu da bize, sezonun önemli bir izleklerinden birinin ekonomik sömürü ve duygusal yıpranma olduğunu gösteriyor. Bugün prömiyer yapan pek çok oyunda olduğu gibi, aşk da para da sahnede yalnız bırakılmıyor; toplumun üstüne çöken ağırlıklarıyla birlikte sunuluyor.

Temsili Sahne ve “Aşağıdaki Pencere”: Beden, Mekân ve Yalnızlık

Özgün ve yeni metinlere odaklanan Temsili Sahne, bu sezon Alis Çalışkan’ın yazdığı “Aşağıdaki Pencere”yi sahneye taşıyor.[2] Oyunun rejisini İlyas Özçakır üstlenirken, sahnede Gül Doğa Selvi var.[2] Prömiyerini ekim ayında yapacak bu oyun, seyircisini bir dizi sorunun peşine takıyor: Bir pencerenin ardında ne kadar hayat saklıdır? Aşağıdan bakmak, yukarıdan bakmaktan nasıl farklıdır?

Yeni yazılmış yerli metinlerin sezon içinde öne çıkmaya başlaması, tiyatronun yalnızca uyarlamalara, klasiklere yaslanmadığını; bugünün dilini de sahnede inşa etmeye çalıştığını gösteriyor. “Aşağıdaki Pencere”, başlığıyla bile mekân ve bakış ilişkisinin altını çiziyor. Pencereden bakmak, tiyatro salonunda oturmayla akraba bir eylem; ikisi de dünyaya “bir çerçeve içinden” bakmayı içeriyor.

Tiyatro 2Bir ve “Aşkın Yapay Provası”: Yapay Zekâ, Simülasyon ve Duygular

Geçtiğimiz sezon “Altın Kafes” ile izleyiciyle buluşan Tiyatro 2Bir, yeni sezonda iki oyunla karşımızda. Bunlardan biri, Nahid Abbaszade’nin yazıp yönettiği “Aşkın Yapay Provası”.[2] Gerçek aşkı bulma umudunu yitiren Mehtap, bir ilişki simülasyonuna başvuruyor ve yedi farklı robot partnerle karşılaşıyor.[2]

Bu oyun, tiyatro sahnesini bir tür laboratuvara çeviriyor: Yapay zekâ, algoritmalar, duyguların programlanabilir olması fikri… “Aşkın Yapay Provası”, sadece romantik ilişkileri değil, insan-tekno­loji ilişkisini de sahneye taşıyor. Sahnede insan bedenleri var, ama metnin arka planında dijital kodlar dolaşıyor.

Burada tiyatro çok ilginç bir eşikte duruyor: Dijitalin soğuk, soyut dünyasını, sıcak ve kırılgan insan bedenleriyle buluşturuyor. Böylece prömiyer, çağımızın en yakıcı sorularından birini soruyor: Duygularımız gerçekten bize mi ait, yoksa fark etmeden bir simülasyonun içinde mi yaşıyoruz?

“Bekleyen Dargın Anılar”: Bellek, Kırgınlık ve Zaman

2383yapım, geçtiğimiz sezon “Aşk Bize Masal Olur” ile dikkat çektikten sonra, bu sezon Kadıköy Emek Tiyatrosu ortak yapımıyla “Bekleyen Dargın Anılar”ı sahneye taşıyor.[2] Rejisini Özbudak üstleniyor ve sahnede Pınar Yıldırımı izliyoruz; oyunun prömiyeri 27 Ekim’de Baba Sahne’de gerçekleşecek.[2]

Başlığından itibaren, bu oyun belleğin pasif bir depo değil, yaşayan, kırılgan, zaman zaman da öfkeli bir varlık olduğunu ima ediyor: Dargın anılar. Tiyatro sahnesi, burada adeta bir hafıza odasına dönüşüyor; yıllar önce söylenmemiş sözler, ertelenmiş yüzleşmeler, saklanan duygular, sahne ışığının altında görünür hâle geliyor.

Sezonun birçok prömiyerinde karşımıza çıkan ortak bir izlek de tam burada beliriyor: Zamanın içinden sızan, şimdiye müdahale eden hatıralar. Seyirci, yalnız bugünün hikâyesini değil, geçmişin suskunluğunu da izliyor.

Kırmızı Ateş Karıncaları: Çocukluk, Travma ve Simgesel Yürüyüş

Yeni bir topluluğun ilk oyunu olarak öne çıkan “Kırmızı Ateş Karıncaları”, Ceren Ertöz’ün yazıp yönettiği bir yapım.[2] Oyunda, Vahap’ın kar taneleriyle kaplı çocukluk anıları, günlüğüne yazdığı sırlar, yangın yerinde yankılanan ayak sesleri, uykulara sızan kabuslar ve kırmızı ateş karıncalarının sabırsız yürüyüşleri sahneye taşınıyor.[2]

Bu anlatı, tiyatronun bir başka önemli damarına işaret ediyor: Çocukluk travmaları ve kolektif felaketlerin, bireysel hafızadaki izleri. Kar taneleriyle yangın yerini yan yana koyan bu imge dünyası, sahneyi bir rüya mekânına dönüştürüyor. Karıncaların sabırsız yürüyüşü, hem bireysel hem toplumsal huzursuzluğun dışavurumu gibi.

Bu tür prömiyerler, izleyiciye yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda bir imge atlası sunuyor. Tiyatro, kelimelerle olduğu kadar metaforlarla da düşünmemizi sağlıyor.

Uyarlamalar ve Sömürü Öyküleri: “Filler ve Karıncalar”

Cihangir Atölye Sahnesi, geçtiğimiz sezon “Katip Bartleby” ile dikkat çektikten sonra, bu sezon Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ve Kırmızı Sakallı Topal Karınca” romanından uyarlanan “Filler ve Karıncalar” ile seyirci karşısına çıkıyor.[2] Arzu Gamze Kılınç’ın sahneye uyarladığı ve yönettiği oyun, bir sömürü öyküsünü sahneye taşıyor.[2]

Bu tür uyarlamalar, edebiyat ile tiyatro arasında köprü kurmakla kalmıyor; bugünün siyasal ve ekonomik düzenini de, masalsı ama sert bir dille eleştiriyor. Filler ve karıncalar, güçlü ile güçsüzün, iktidar ile emekçinin, merkez ile periferinin sahnede karşılaşma biçimine dönüşüyor.

Bu prömiyer, sezonun bir başka izlek hattına işaret ediyor: İktidar ilişkileri ve sömürü mekanizmaları. Tiyatro, burada yalnızca bireysel duyguları değil, sınıfsal çatışmaları, kurumsal baskıları ve sistemik eşitsizlikleri de görünür kılıyor.

Tanrı, Demokrasi ve Kıyametin Gölgesi: Yeni Bir Oyun, Eski Sorular

Sezonda öne çıkan ve Baba Sahne’de prömiyer yapan bir başka yapım, gücünü yitirmiş bir Tanrı’yı, demokrasiye boyun eğmiş gökleri, Mikail’in kılıcını, Engizisyon’un acımasız yargısını, çan seslerini, gök gürültüsünü, solucanları, baltaları, cellatları ve kahkahaları bir araya getiren çarpıcı bir oyun.[2] Berk Yaygın, Deniz Özmen ve Pelin Abay’ın rol aldığı bu yapım, prömiyerini 27 Eylül’de Baba Sahne’de gerçekleştiriyor.[2]

Bu anlatı, teolojik ve politik soruları bir araya getirerek, Tanrı’nın iktidarı ile insanın kurduğu iktidar sistemlerini çarpıştırıyor. Demokrasiye boyun eğmiş gökler imgesi, kutsalın bile seküler siyasetin kurallarına teslim olduğu bir dünyayı ima ediyor. Tiyatro, burada bir tür felsefi arenaya dönüşüyor; seyirci, metaforların ortasında kendi inançlarını ve korkularını sorgulamaya davet ediliyor.

Yolcu Tiyatro’dan Sezona İki Güçlü Yapım: “Zâkir” ve Devam Eden Yolculuk

2025-2026 tiyatro sezonuna iki güçlü yapımla merhaba diyen Yolcu Tiyatro, repertuvarını derinlikli ve politik bir çizgide sürdürüyor.[3] Haziran 2025’te prömiyer yapan “Zâkir” ve geçtiğimiz sezondan devreden diğer oyun, bu sezon da sahnede yerini alıyor.[3]

Her ne kadar “Zâkir” bir önceki sezonda prömiyer yapmış olsa da, yeni sezonun düşünsel atmosferini anlamak için önemli bir kilometre taşı. Yolcu Tiyatro’nun işleri, genellikle politik ve felsefi arka planı güçlü metinlere yaslanıyor; bu da bize, bağımsız toplulukların prömiyerlerinde sıkça gördüğümüz bir eğilimi bir kez daha hatırlatıyor: Tiyatro, güncel tartışmaların sahnedeki laboratuvarı hâline geliyor.

Tiyatro ve Medya: Kamu Vicdanı ile Propagandanın Savaşı

Sezonun dikkat çeken oyunlarından biri, medya propagandasına karşı kamu vicdanının gücünü sahneye taşıyor.[2] Oyunda, medya bombardımanının yönlendirdiği toplumsal algının karşısına, beklenmedik bir yerden yükselen vicdan sesleri çıkıyor.[2] Oyuncu kadrosunda Ümit Bülent Dinçer, Münibe Millet, Ali Güvendi, Ceylan Batı gibi isimler yer alıyor ve oyun prömiyerini 28 Ekim’de Cihangir Atölye Sahnesi’nde yapıyor.[2]

Bu tür oyunlar, tiyatroyu bir karşı-medya mecrasına dönüştürüyor. Ekranların, akışların, algoritmaların belirlediği bir çağda; sahne, filtrelenmemiş, “ham” bir gerçeklik alanı sunuyor. Seyircinin koltuğuna sızan soru şu: Ne kadarını gönüllü olarak inanıyoruz, ne kadarına mecbur bırakılıyoruz?

Yabancı Oyunlar, Festivaller ve Küresel Tiyatro Haritası

Türkiye’de 2025-2026 sezonunda, Devlet Tiyatroları ve çeşitli festivallerin seçkileriyle birlikte zengin bir yabancı oyun takvimi de şekilleniyor.[6] Klasiklerin yeni yorumları, çağdaş tiyatronun önemli metinleri ve dünya sahnelerinden gelen konuk prodüksiyonlar, yerel üretimlerle diyalog hâlinde.[6]

Bu küresel sirkülasyon, prömiyer kavramını da yeniden tanımlıyor: Bir oyun, başka bir ülkede yıllar önce yazılmış veya sahnelenmiş olabilir; ama belli bir şehrin seyircisiyle ilk buluşması, o şehir için hâlâ bir prömiyer deneyimidir. Dolayısıyla sezonun yeni yabancı oyunları, yalnızca “dışarıdan gelen” değil, aynı zamanda burada yeniden doğan metinler olarak görülebilir.

Vicdan, Onur ve Modern Dünyanın Tıbbi Odası: “Hipokrat”

TOY İstanbul sahnesinde seyirciyle buluşan “Hipokrat”, 75 dakikalık süresi içinde onur, vicdan ve modern tıp etiğini İstanbul’un bugünüyle buluşturuyor.[5] Erdi Işık’ın kaleme aldığı oyunda, başrolleri Canan Ergüder ve Kenan Ece paylaşıyor.[5] Her an birinin başına gelebilecek bir vicdan hikâyesi üzerine kurulu bu oyun, modern şehir hayatında “sorumluluğun” ve “hata”nın bedelini sorguluyor.[5]

Tıp, hukuk, medya, siyaset… Tüm bu alanlar, tiyatronun sezonda sık sık değindiği disiplinler hâline geliyor. “Hipokrat”, tıpkı medya eleştirisi yapan oyunlar gibi, kurumların ve meslek etiğinin sınırlarını tartışmaya açıyor; ama bunu bireysel bir vicdan öyküsü üzerinden yapıyor. Tiyatro, soyut kavramları somut hayatlarla yüzleştirmenin sahnesi oluyor.

Sezonun Tematik Haritası: Hangi Karanlıklardan Geçiyoruz?

Bu sezonun yeni prömiyerlerine, uyarlamalarına ve devam eden güçlü yapımlarına birlikte baktığımızda, karşımıza birkaç temel tematik hat çıkıyor:

Bu harita, yeni sezonu yalnızca bir “etkinlik takvimi” olmaktan çıkarıp, felsefi ve duygusal bir yolculuka dönüştürüyor. Her prömiyer, kendi sahnesinde küçük bir evren kurarken; seyirci, bu evrenler arasında dolaşarak çağının sorularına farklı açılardan bakma fırsatı buluyor.

Yeni Sezonun Seyircisi: Sadece İzleyen Değil, Düşünen Tanık

Bugünün tiyatro seyircisi, yalnızca koltuğuna kurulup hikâyeyi tüketen bir alıcı değil; tanık. Medyanın manipülatif diline, siyasetin sert söylemine, dijital dünyanın hızına alışmış gözler; sahnede yavaşlamayı, düşünmeyi, susmayı ve dinlemeyi yeniden öğreniyor.

Yeni prömiyerler, seyirciyi sık sık şu ikilemlere davet ediyor:

Tiyatro salonu, bu anlamda bir “kolektif düşünce odası”na dönüşüyor. Prömiyerler, yalnızca gösterinin ilk gecesi değil; soruların seyirciye ilk kez emanet edildiği anlar.

Mekânın Dili: Sahne, Salon ve Şehrin Ruhu

Sezonun prömiyerlerine bakarken, sahnelerin kendisi de hikâyenin bir parçası hâline geliyor: Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Ümraniye Sahnesi, Cihangir Atölye Sahnesi, Baba Sahne, Kadıköy Emek Tiyatrosu, TOY İstanbul…[1][2][5] Her mekân, kendi seyirci profiliyle, akustik hafızasıyla, sahne teknolojisiyle ve kentsel konumuyla oyunun ruhuna sızıyor.

Bir uyarlamayı Beyoğlu’nun bir sokağında, bir politik metni Kadıköy’ün bir kuytusunda, büyük bir klasik eseri Harbiye’nin geniş sahnesinde izlemek; her seferinde başka bir deneyim. Tiyatro mimarisi, akustiği, fuayesindeki uğultu, koltukların gıcırtısı… Hepsi, prömiyerin görünmeyen dekor parçaları.

Son Söz Yerine: Sezonun Felsefi Daveti

2025-2026 tiyatro sezonunun yeni prömiyerleri, bir bütün olarak okunduğunda, bize şu daveti yapıyor: Yavaşla, bak, dinle ve düşün. İhanetin, adaletin, aşkın, paranın, travmanın, tanrının, teknolojinin, medyanın ve vicdanın arasındaki girift ilişkide, nerede durduğunu yeniden sorgula.

Her oyun, sahnenin karanlığından doğan küçük bir ışık gibi, kendi sorusunu seyircinin avuçlarına bırakıyor. Belki de bu sezonun en önemli özelliği, “yeni metinler” ve “yeni topluluklar” kadar, yeni sorular üretmesi. Sorular değiştikçe, tiyatro da, şehir de, seyirci de dönüşüyor.


Kaynakça

  • Martı Dergisi – “Şehir Tiyatroları 2025-2026 Tiyatro Sezonunu Açtı”[1]

  • Dergy – “2025-2026 tiyatro sezonunun merakla beklenen oyunları”[2]

  • Mimesis Dergi – “Yolcu Tiyatro’dan Sezona İki Güçlü Yapım”[3]

  • Aslıhan Gündüz – “2025-2026 Tiyatro Sezon Oyunları”[4]

  • The Magger – “Tiyatro Mevsimi Başlıyor: 2025–2026 Sezonunda Yeni Oyunlar”[5]

  • Firsat.me Blog – “2025-2026 Sezonu Yabancı Tiyatro Oyunu Takvimi ve Küresel Tiyatroya Akademik Bakış”[6]


Bu blog yazısı ile ilgili telif hakkı, içerik kaldırma, güncelleme veya düzeltme taleplerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. info@firsat.me.

Sorumluluk Reddi: Bu içerik yapay zekâ desteğiyle hazırlanmıştır. Kaynakçada yer alan bağlantılar kendi içeriklerinden sorumludur. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca telif hakları eser sahiplerine aittir.